Oscar Wilde’ın "Reading Zindanı" baladında şöyle bir bölüm var…
Yattığımız her bir dar hücre
Kara, kaba birer keneftir,
Dipdiri Ölümün o kokuşmuş nefesi
Durmaz, boğar bu kafesten sahneyi…
Evet, hapishanede bir tür mahkûm vardır…
Koğuşları hapishanenin en kuytu yerlerindedir…
Bütün diğer koğuşların ötesinde, uzağında…
Seslensen sesin bile ulaşmaz, zaten ulaşması istenmediği için kuytuluktadır…
Koğuşları daha basıktır, daha kasvetli, küçük ve dar…
Yatak, masa, sandalye, lavabo, banyo ve tuvalet…
Hepsi bir odada, oda en fazla beş metreye üç metre…
On beş metre karelik…
Gün yirmi dört saat…
Bu tür mahkûm günün yirmi üç saati bu odada kilitli…
Havalandırma süreleri günün bir saati kadar…
Yalnızdırlar, bir insan göremezler…
Zaten görmemeleri için gözlerden, seslerden, soluklardan uzakta tutulurlar…
Gördükleri en fazla üç-beş suskun, çatık kaşlı, cellat havalarında gardiyan…
Aylık ziyaretleri iki kez ve toplamda en fazla bir saat…
İki kişiyle aynı anda ziyarette görüşemezler…
Anneyle ayrı, babayla ayrı…
Eşle ayrı, çocukla ayrı…
Başka da ziyaretçileri olmaz zaten, izin verilmez…
Yarım saatlik görüş vaktini gıdım gıdım dakikalara ayırmak zorundalar, ziyaretleri böyledir…
Ya da her on beş günde bir birisiyle görüşebilirler…
Ama elbette bunun da şartları var…
Mesela disiplinli olurlarsa…
Yüksek sesle konuşurlarsa disiplinsizlikten bu gıdımlık ziyaret süresini de kaybederler…
Bu tür mahkûmlar idamlıktırlar aslında…
Eski çağlardaki gibi…
İdam edilecekleri vakte kadar hapishanede tutulurlar…
Ama “medeniyet” adına idam kalkınca…
Bu ağır ceza mahkûmları tek kişilik hücrelere konuldular…
Tabutluklara…
Ve aslında hapishane onlar için yine aynı işlevi görmeye devam eder…
Ölünceye kadar…
Darağacına gitmiyorlarsa da artık, tabutlukta ölümü beklerler…
Her gün çıkarılmayı bekledikleri darağacının gölgesinde
Zamana yayılmış idam hali onlarınki…
Ölüm hep yanı başlarında…
Ölüm hep hatırlatılır onlara…
Ve bir an önce ölmeleri istenir…
Başka da çareleri olmadığı söylenir…
Bu yüzden bütün hukukî belgelerinde infaz süreleri şöyle yazılır…
Ölünceye kadar…
Ve ben Fehmi ile tanışmış ve belgesindeki bu ibareye şaşkın gözlerle bakakalmıştım.
Diyarbakır’ın “qırıx” aksanlısı Fehmi aksine neşeliydi…
“Daha ölmedik ma!”
Ahmet Altan, “Cezaevinde 70. Yaş Kutlaması” başlıklı yazısında şöyle yazmıştı…
Sokrat’ın, kendisini öldürecek baldıran zehri hazırlanırken elindeki lirle yeni bir parçayı çalmaya uğraştığı anlatılır. “Ne işine yarayacak yeni bir parçayı çalmayı öğrenmek” diye sorarlar, “Ölmeden önce bu melodiyi bilmeme yarayacak” diye cevap verir. Ölüm karşısında böylesine sarsılmaz biçimde durabilmesinin, kendisini öldürenlerin haksızlığını ve güçsüzlüğünü bilmesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün sanırım…
Liri çalmaya devam edenlere saygıyla…