Listen

Description

Çok geç kalmıştı. Yokuş yukarı giden yolun durumu göz önüne alındığında, kamyonu çalsa bile, trenle arasındaki mesafeyi kapatmak gibi bir şansı yoktu.Tren ana hatta geçmek üzere yavaşça ilerliyor, vagonlar birer yılan gibi kıvrılıyordu. Harry, duyduğu acıyı yok sayarak, daha hızlı koşmak için kendini zorladı. Belki trene yetişmesi için hala bir şansı olabilirdi. Çok geç kalmıştı. Manevra alanının bir ucuna zar zor varmıştı ki, tren diğer hatta geçmiş, lokomotif hızlandıkça gürültüsü  gırtlaktan gelen bir kükreme gibi yükselmişti. Dünyanın hemen hemen birçok yerinde bulunmuş olmasına rağmen, bir yere gitmeyi her zaman huzursuzluk verici bir deneyim olarak görmüştü.  Bir parşömene yazılıydı:  ''Huzur sıvısı, kuruntuyu yatıştıracak, kaygıyı yumuşatacak bir iksir. Ancak unutmayın. Eğer karışımın maddelerini katarken beceriksizlik ederseniz, içen kişi derin ve belki asla uyanmayacağı bir uykuya dalabilir.'' Bu yazın her günü böyle geçmişti. Gerginlik, beklenti, geçici rahatlamalar ve sonra yeniden tırmanan gerginlik. Ve daima, giderek aklından çıkarması daha da zor hale gelen bir soru:  

''Neden henüz bir şey olmamıştı?''  Belki yüzüncü kere kendi kendine " Bunu düşünme "dedi. Hagrid'in dediği gibi, başa gelecek olan gelirdi. Bir saat içinde gölün güney batısına varmış, hızını derin sularda rahatça seyredecek kadar düşünmeden önce, epey yakınlaştığını fark etmişti. Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Etrafa bakan Harry, sonunda evinde olduğunu hissetti. Bu arada bekleyeceği hiçbir şeyi de yoktu, yine huzursuz, tedirgin edici bir gece dışında. Madam Pomfrey'e göre, düşünceler hemen hemen her şeyden daha derin yara izleri bırakabilirdi. Görünmez bir engel onu dünyanın geri kalanından ayırıyordu. O, damgalı bir adamdı. O eşsiz vücuda can veren ruhun kendisi de sıra dışıydı mutlaka. Doğa neden öyle bir kap yaratsındı ki, içine daha da değerli bir şey koymayacaksa? Kederi gözyaşı dökmeyecek kadar derinmiş gibi görünüyordu. Acı, ayak bileklerinden itibaren, tüm vücuduna saplanırken o konuşmayı hatırladı. "Hissettiklerinin utanılacak bir yanı yok, Harry", dedi Dumbledore."Tersine. Böyle acı hissedebilmen senin en büyük gücündür." Yine karşısına çıkmıştı işte: Neye inanacağını seçmek. Dünyasının her atomu bir anda parçalanıp tekrar bir araya gelmişti. Ve bu dünyanın ebedi ve sağlam görünmesi komikti. Bir dokunuşta dağılıverecekti. Çünkü ansızın her şey incelmiş, kırılgan bir hal almıştı. İçinde, hissetmek ya da incelemek istemediği korkunç bir boşluk vardı. Zaten ilk kurbanlar, hep en suçsuz olanlardır. 

''Aslında ölümden çok daha kötü şeylerin olduğunu anlayamaman, senin en büyük zaafın olmuştur her zaman.'' "Ama niye hayatımızı bu kadar zorlaştırmak zorunda?" 

“-Hakikati bilmenden çok, mutluluğunla ilgileniyordum. Kendi planımdan çok, senin iç huzurunla ilgileniyordum. Plan başarısızlığa uğradığı takdirde, yitirilecek hayatlardan çok, senin hayatınla ilgileniyordum. 

Başka bir deyişle, ''O'' biz seven budalaların nasıl davranmasını bekliyorsa, tam o şekilde davrandım. Gençler, yaşlıların neler düşündüğünü ve hissettiğini bilemezler. Ama ihtiyar adamlar, genç olmanın nasıl olduğunu unutmuşlarsa, suçludurlar.'' Tepelerindeki büyülü tavan, Harry'nin ruh halini yansıtıyordu: İç karartıcı bir yağmur bulutu grisi. "Neler hissettiğim konusunda konuşmak istemiyorum, tamam mı?" Harry o yaz belki yüzüncü kere kendi kendine "Bunu düşünme," dedi. Dünyada hala yemek yemek isteyen, gülen, Black'in sonsuza dek gittiğini bilmeyen, ya da buna aldırmayan insanların olması imkansız geliyordu ona. Şimdiden milyonlarca kilometre uzakta gibiydi. Şimdi bile Harry'nin bir parçası, o tülü çekmiş olsa  ona bakarken göreceğine, belki de bir kahkahasıyla onu karşılayacağına inanıyordu. Beyni bir belirsizlik boşluğundaydı sanki...Her şey bir kâbustaki kadar yanlış gelişiyordu. 

''Ama yeterince cesaretin varsa, gözüne her şey mümkünmüş gibi görünmeye başlar.''