Bu odanın gecesini, sabahını tanımıyorlardı. Duvarlarda gölgelerin kımıldadığı, döşemelerin dinç seslerle öttüğü ve dehlizlerin canlı şekillerle kaynaştığı bu hayat ve hareket saatindeki zaman, bambaşkadır.
Zaman dışarıda akmaya devam etse de o, bu dört duvarın arasında korunmaya alınmış hissediyordu.
İçinde tatlı bir telaş vardı. karnında daha önce varlığını hiç hissetmediği bir kelebek kanat çırpıyordu. Bugün hayatı boyunca unutamayacağı bir gün olacaktı.
Gök pırıl pırıldı, unutma-beni mavisiydi.
Sadece bazen, her şeyin bir gün sona ereceğini, en büyük acıların dahi bir gün biteceğini düşünmek insan rahatlatıyordu.
"Demek Gelecek Postası'nın varolma nedeni, insanlara duymak istedikleri şeyleri söylemek, öyle mi?" dedi Hermione iğneli iğneli.
Her ne kadar canı yansa, içi bin parça olsa da bunu kimseyle paylaşmıyordu.
“-Oturup da kaygılanmanın faydası yok. Başa gelecek olan gelir. O zaman bizde karşısına çıkarız.” dedi Harry.
Her şeyden kuşku duyan, karamsar, dünyaya kapkara gözlüklerle bakan ve düşünmeden, baştan reddeden insanlardan biri olmuştu. Böyle insanlar harika bir manzaranın ortasında göz tırmalayan bir detayı, güzel bir masa örtüsünün üzerindeki ufacık lekeyi görür. Sanki hayata bir tek bu amaçla gelmişler gibi en ufak bir pürüz bulmak için sürekli hayatı didik didik ederlerdi.
Hayat böyle bir şeydi işte, bazen en karanlık ve en aydınlık zamanları aynı anda yaşatıyordu. Bir yandan alırken, öbür yandan veriyordu.
Hayattaki hiçbir erkek ya da kadın, ister sihirli olsun ister olmasın, fiziksel, akli ya da duygusal, incinmenin bir biçiminden kaçamamıştı. Acı çekmek nefes almak kadar insaniydi.
''İnsanların, tam da kendileri için en kötü olan şeyleri seçme gibi bir marifetleri var.'' dedi Ron.
Bağırsa daha iyi olurdu. Harry onun sesindeki hayal kırıklığından nefret etti.
''İşte, zaten bu korku yüzünden değil mi ki hepimiz mahvolup gidiyoruz. Bize hükmedenler hem bu korkudan yararlanıyor, hem de bizi bir kat daha korkutuyorlar. Şunu iyi bil, insanlar korktukça bataklık içinde çürüyen ağaçlar gibi, ölür giderler.''
Karanlık mutlak bir hal aldı.
Sıska adam kazanın içinden çıktı, gözlerini Harry'ye dikmişti... Harry de üç yıldır kâbuslarına giren yüze baktı. Bir kurukafadan da beyaz bir ten, öfkeli, kırmızı gözler; delik niyetine iki ince yarığı bulunan, bir yılanınki gibi yassı bir burun...
O, hayata dönmüştü.
Şimdi artık yaşayan her şeyin bir sesi ve kanı var. Şimdi artık tir tir titreyen, ümit içinde kıvranıp sabahları üzülen yer ve gök, adımlarının ve nefesinin altında tan ağartısıyla örtülüyor.
O ise, tıpkı ağır kabuğunu sırtında taşıyan bir kaplumbağa gibi suçluluğunun yükünü gittiği her yere sürüklüyordu.
Umut etmeye neden olmadığı halde gene de buradan çıkmanın bir yolunu bulmayı umut etti.
İnsanlar anne baba olmanın dünyanın en zor işi olduğunu söylüyorlar - haksızlar, en zor iş büyümek. Ama hepimiz unutuyoruz ne kadar zor olduğunu.
Son Yok edilecek düşman, ölümdür.
Ama yaşamıyorlar ki, diye düşündü Harry. Gitmişlerdi. Boş sözler, annesiyle babasının çürüyen kalıntılarının kayıtsız, habersiz halde karın ve taşın altında yattığı gerçeğini değiştirmezdi.
Acısından kanaya kanaya ölecekmiş gibi hissediyorsun kendini.
Yaşamdı bu, insanın her dileği gerçekleşmiyordu.
"Hissettiklerinin utanılacak bir yanı yok, Harry," dedi Dumbledore'un sesi.
"Tersine...Böyle acı hissedebilmen senin en büyük gücündür. Çünkü gözyaşları aynı kahkahalar gibi, zihni iyileştirebilir. Ölüm dünyayı geçmekten başka bir şey değildir. Tıpkı dostların denizleri geçtiği gibi...Birbirlerinde yaşarlar hâlâ.