“Siz nasılsınız biliyor musun? Siyahla beyaz gibi. Birbirine zıt iki renk ama bir o kadar da birbirine en çok yakışan iki renk.”
Saat dokuz. Nefes alamıyorum be doktor. Günün bu saati, iki haftadır, nefes almak bana haram. "Hayat" diyorlar, "devam" diyorlar...
Bak, insanlar mutlu, umutlu. Ne yaşayacakları meçhul; ama gülümsüyorlar. İyi bakmayı öğrenmişler. Ben? Ben yumruğu hep sıkılı, vurmaya hazır. Elimde nasır kabalaşmış, acıyor. Uyku yok.
Belki de söz konusu acı olduğunda yanlış veya doğru, siyah veya beyaz yoktu
Binlerce tonda gri ile kendimizi sorumlu tuttuğumuz şeyler vardı
Hayata kötü bakmayı öğrenmiş gözlerim. Kalbim susmuş. Kurşunun irini içimde.
Bizimkisi bir siyah beyaz film gibi biraz.
Gözyaşı, umut, alev gibi biraz.
Ateşle su, dikenle gül gibi, bizimkisi roman gibi biraz.
Doktoru yok, çaresi yok.
Saat dokuz. O yok, çirkin yok, güzel yok...
Mutluluk ikisine de yasak olduktan sonra geriye ne kalıyor be doktor?
Nedir hayat?
Acıdan ibaret. Alacağın sayılı nefesten ibaret. Koca bir boşluk!
Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın.
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
Ben yaşarken koptu tufan
Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
Şimdi nefesimi kesen ne peki?
Aşk, sevgi, öfke, çaresizlik, umutsuzluk?
En kötüsü; Ferhat Aslan'ın ta kendisi mi? Hangisi?
Seçim yapmak zorunda kalmayışın seni iyi biri yapmaya yetiyor mu doktor?
Ama seçim yapmak zorunda kalmak beni kötü biri yapmaya yetiyor.
Çözülmesi zor biri mi olduğumu düşünüyorsun?
Mesaisi bitse bile, uykusuzluktan ayrılmayan.
Sokaktaki hayvanlara yeteceğini düşünen,
Hayat kurtardığı için böbürlenen,
Ve herkesin hayatını kurtarabileceğini sanan,
Defalarca aynı filmi izleyip, aynı yerde salya sümük ağlayan?
Hiç sen, bir su değirmeninin içini dolaştın mı doktor?
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm, ama bir daha görmek istemem.
En çok ne kalmadı geride?
En az ne hatırlanıyor? Bilir mi ki? Ya da haykırsam İstanbul'a, duyurur mu sesimi?
Bir ses nasıl tarif edilir?
Güzel ya da çirkin, yeter mi doktor?
Oysa siyah ile beyaz arasında ne çok renk, sesi tarif etmek için ne çok kelime vardı.
Sakin mi telâşlı mı?
Billûr gibi akıyor mu yoksa buğulu, çapaklı mı?
İşveli mi bu ses yoksa güzelliği masumiyetinden mi? Hepsi sesten belliydi. Bir kadın sesinden tanınırdı.
Bir erkek sesiyle bilinirdi. Rüzgâr sesiyle eser, volkan gürültüsüyle patlar, mızrak sesiyle çarpardı.
Kan sesli akar, ateş sesli yanardı. Gözyaşı sessizce aksa da öfke, neşe, nefret sesliydi. Ama yine de sesin geldiği yeri gözlerimizle ararız.
Lütfen, bu sefer iyi bir seçim yap. Her şeyin yoluna gireceğini söyle.
Çaresiz insanlar büyük yalanlara inanmaya hazırdır, razıdır. Niye biliyo musun? Sizin yalan dediğinize biz umut deriz çünkü. Umut insanı hayatta tutar, ayakta tutar.
Senin yaşam dediğin çaba mıydı, özveri miydi?
Yoksa dağlardan gelen göçük sesleri miydi?
O uzak dağlar ki, denizdeymiş gibi kütükler kayar,
Şimşekler fışkırır
O mavi güneşleri bile göremezsin
Ne olur beni iyileştir doktor