''Geçmişi geride bırakmak için eşi bulunmaz bir fırsat yakaladınız.
Göreviniz tehlikeli. Fakat cesaretinizin karşılığını alacaksınız.
Eğer başarılı olursanız, suçlarınız affedilecek ve Dünya'da yeni bir hayata başlayacaksınız.''
Etraflarındaki şeylerin gün içerisinde sürekli değişip durması çılgıncaydı. Sabahları her şey gıcır gıcır ve yeniymiş gibi geliyordu. Hava bile keskindi. Ama öğleden sonra ışıkla birlikte renkler de yumuşuyordu. Dünya’da en hoşuna giden şey de buydu: Belirsizlik.
Her şey bir gecede cilalanıp parlatılmış gibi altın sarısına boyanıyordu. Çimenler minik su damlacıklarıyla parlıyor, daha da yeşil görünüyordu. Basit bir Bodur ağaçta eflatun çiçekler açmaya başlıyordu. İnce, uzun taç yaprakları, sadece kendilerinin duyabildikleri müzikle dans edercesine güneşe doğru uzanıyorlardı.
Kuşların ötüşü ardında heyecan dolu bir sessizlik bırakarak kesildi. Müzik dinginliğin içine sızmış, havayı melodiyle dolduruyordu sanki. Bir zamanlar ruhunun en gizli sırlarını ifade eden melodiler, en az eskisi kadar güzellerdi. Ama bunları paylaşmak istediği tek insanın başka bir yerde olması kalbini ağrıtıyordu.
Bir kez daha veda etmeye dayanamazdı. Hele de her veda sonuncu olabilecekken...Uyuyamıyordu. Beyni, dikkatini çekmek için onu dürten bir düşünceler yumağıydı. Bir düşüncenin nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını anlamak imkansızdı.
Ama lider olmak demek, doğru bildiğini yapmak demekti. Seni sevmemelerine neden olsa bile. Bu babasının asla aklından çıkmasına izin vermediği bir dersti. Kollarını uzatıp ağacın gövdesine dokundu. Kırık kalbi iyileştirecek kadar güçlü bir ilaç yoktu...
İnsanlar Dünyayı en karanlık zamanında terk etmişlerdi. Kaç tanesinin geri dönmeye çalışırken öldüğü, Dünyanın umrunda olmazdı. Dünya'da en hoşuna giden şey de buydu: Belirsizlik. Sizi meraktan çatlatan bir kız gibiydi. Çözemediği insanlar, her zaman ilgisini çekmişti. Bir saniyeliğine, yağmurun her şeyi alıp götürebileceğine kendini inandırdı. Kanı, gözyaşını ve birbirlerini hayal kırıklığına uğrattıkları gerçeğini.
Karanlık hücresinin köşelerinden ona sesleniyor, kalp atışlarının arasındaki sessizliği dolduruyordu. Aklının en derin, en gizli köşelerinden çığlıklar yükseliyordu. Arzuladığı şey ölüm değildi. Ama o sesleri durdurmanın tek yolu buysa, ölmeye hazırdı. Hiçbir hücre duvarı, anıları kadar kasvetli değildi. Sonuçta, her ne olursa olsun üzücü anıların yerine mutlu anıları koyamazdınız.
Gezegen yine vahşi, evcilleşmemiş zamanlarına geri dönmüştü. Gerçekler onun bir parçasını da beraberinde götürmüş gibi çöküp sindi. Başka insanların kurallarına uyumaktan bıkmıştı. Yaşamak için mücadele etmekten bıkmıştı.
Ama küçük yaşta öğrendiği gibi: ''Eğer bir şeyin yapılmasını istiyorsan, bunu kendin yapmalısın.'' O kadar fazla şey yaşanıyordu ki, bir anda sindire sindire tek bir duygu hissetmeye olanak yoktu.
"-Cennet'in yukarıda uzayda bir yerlerde olması gerekmiyor mu?"
Annesi Clarke'ın omuzlarını okşadı.
"-Bence cennet, nerede olduğunu hayal edersek oradadır. Ben hep benimkinin Dünya'da olduğunu düşünmüşümdür. Ağaçlarla kaplı bir ormanda."
Kar nasıl bir şeydi? Hiç ayı görmüş müydü? Yıkılmayan şehir var mıydı? New York'tan geriye ne kalmıştı? Chicago'dan? Kendini sorularla uyutup, onları rüyalarına malzeme yapmış olmalıydı.
''-Bizim işimiz, Dünya'nın insanların yaşam sürebileceği bir yer olup olmadığını tespit etmek. Herkes bize güveniyor.''
Göğsünün derinliklerinde bir şeylerin çekildiğini hissetti, kalbinin arkasındaki boşlukta hiç bir zaman tamamen iyileşmeyen yerde ani bir acı duydu. Burası kimsenin konuşmadığı ve kimsenin ağlamadığı bir yerdi.
Hayatı tehlikeye girecekti. Ama en azından, uğruna savaşabileceği bir hayattı bu.
''-İyi olacaksın. Sadece güçlü durmak zorundasın.''