Rüzgâr, şehrin üzerinden geçerken bile bir şeyleri savuruyordu artık.Kuşlar bile alçak uçuyordu — sanki gökyüzü adaletsizliğin ağırlığını taşıyamıyordu.
Zehra, Boğaz kıyısında eski bir iskeleye oturmuştu. Elinde yıllar önce öğrencileriyle çekildiği bir fotoğraf vardı.Hepsi gençti, umut doluydu.Fotoğrafın arkasına o zamanlardan bir cümle yazmıştı:
“Batan gemi değil, inançsızlıktır.”
Şimdi o cümle, yılların yorgunluğunda sanki kendisiyle dalga geçiyor gibiydi.
Yıl 2013’tü.Hizmet hareketi, toplumun en üretken damarlarından biri hâline gelmişti. Okullar, diyalog merkezleri, yardım kuruluşları...Toplumun farklı kesimlerinden insanlar bu iyilik gemisine binmiş, bir medeniyet hayalini yeniden inşa ettiklerini sanmışlardı.
Zehra o zamanlar genç bir öğretmendi.Her sabah okula giderken, yüreğinde tuhaf bir güven duygusu olurdu.“Biz doğru bir yoldayız” derdi içinden, “biz batmayız.”
İşte o “biz batmayız” cümlesi, yıllar sonra zihninde yankılanan en acı ironilerden biri olacaktı.Çünkü Titanik de tam bu cümleyi kurarak yola çıkmıştı:
“Bu gemi batmaz.”
2016 yazı...Bir gecede her şey değişmişti.Gökyüzü kararmış, kalpler buz kesmişti.Birileri dümeni kırmış, gemi aniden karanlık bir buzdağına çarpmıştı.
O geceden sonra Zehra’nın telefonuna her gün yeni bir mesaj düşüyordu:“Tutuklandı.”“İhraç edildi.”“Kayboldu.”
Okullar mühürlendi, dostluklar dondu, sokaklar sessizleşti.Bir zamanlar alkışlarla uğurlanan öğretmenler, şimdi suçlu ilan edilmişti.
Ama asıl çöküş, kalplerin içinde yaşandı.İnsanlar korkuyla birbirinden uzaklaştı.Kimse kimseye “sen nasılsın?” bile diyemedi.
Gemideki herkes hayatta kalmaya çalışıyordu ama kaptan köşküne ulaşan sesler duyulmuyordu artık.
Aylar geçmişti.Zehra, evinden dışarı pek çıkmıyordu.Bir zamanlar binlerce öğrencinin geleceğine dokunmuş olan elleri, şimdi sadece sessizce dua edebiliyordu.
Bir gün eski bir arkadaşı, Emre, gizlice uğradı.Çok zayıflamış, gözleri uykusuzluktan kararmıştı.
Emre: “Zehra... dışarıda herkes birbirini suçluyor. Kimin neye inandığını bile anlayamaz oldum.”
Zehra: “Biliyor musun Emre, Titanik’te de orkestranın son ana kadar müzik çaldığını söylerler.”
Emre: “Yani biz de mi müzik çalacağız bu batışta?”
Zehra: “Hayır… Biz müzik değil, merhamet çalacağız. Çünkü buzdan kalpler bile bir gün erir.”
O cümle, Emre’nin aklında kaldı.Ama dışarıda soğuk, içeriye kadar sızıyordu.Artık kimse “batmayız” demiyordu.Artık herkes sessizce su alıyordu.
Yıllar geçti.2019’da Zehra, Almanya’ya sığınmak zorunda kaldı.Küçük bir şehirde mülteci çocuklara ders vermeye başladı.Bir gün sınıfta bir öğrenci ona sordu:
“Öğretmenim, siz neden buraya geldiniz?”
Zehra bir an durdu.Cevap vermek için değil, hatırlamak için sustu.Sonra yavaşça dedi ki:
“Bazen en doğru insanlar bile yanlış gemide yolculuk yapabilir.Ama önemli olan, batarken insanlığını kaybetmemektir.”
Çocuk anlamadı belki ama gözlerindeki yaşlar sessiz bir deniz gibiydi.
Zehra, her gece dua ederken gözlerini kapatır, bir gemi hayal ederdi.Bir gemi, karanlıkta ağır ağır batarken içindeki insanlar birbirine sarılırdı.Kimse kimseye “neden bindin?” demezdi artık.Çünkü o noktada yargı değil, merhamet kalırdı.
Bir gece rüyasında, o geminin güvertesinde eski dostlarını gördü.Hepsi bir aradaydı: Öğretmenler, gazeteciler, doktorlar, gönüllüler...Deniz yükseliyordu ama onlar gülümseyerek birbirine bakıyordu.
Uyanınca kalbi çarptı.Pencereden dışarı baktı.Gökyüzü yine kapalıydı, ama bir kuş sesini duydu.
“Belki de,” dedi kendi kendine,“biz batmadık… sadece görünmez bir denize indirdiler bizi.”
Bir sabah haberlerde eski devlet yetkililerinin, gazetecilerin, yazarların pişmanlık açıklamalarını gördü.Bazıları şöyle diyordu:
“O dönemde biz de yanlış yaptık.”“Korktuk.”“Sessiz kaldık.”
Zehra sadece başını salladı.Çünkü Titanik’te kaptan da, mürettebat da, yolcular da aynı denize gömülmüştü sonunda.Kimse kazanmamıştı.
İnsanlık, buz gibi bir denizde birbirini kaybetmişti.
2024’te bir gönüllü kuruluş, Zehra’yı küçük bir konuşma için davet etti.Konusu “Umut ve Eğitimdi”.Salonda gençler, mülteciler, farklı dinlerden insanlar vardı.
Zehra kürsüye çıktı, derin bir nefes aldı:
“Bir gemi batabilir,” dedi,“ama deniz suyu, gökyüzünü yansıtmayı hiç bırakmaz.Bizim hikâyemiz, bir batış değil.Biz, buzdağının altında da olsa ışığı taşımaya devam ediyoruz.Çünkü umut, suyun dibinde bile yanabilir.”
Salondaki sessizlik, sonra bir alkışa dönüştü.Ama Zehra’nın aklında tek bir şey vardı:O fotoğraf.Yıllar önceki o cümle:
“Batan gemi değil, inançsızlıktır.”
O akşam eve dönerken gökyüzü açıktı.Deniz durgundu.Zehra’nın yüzünde bir tebessüm vardı.Elindeki fotoğrafı gökyüzüne kaldırdı.
“Biz gemiyi kaybettik belki…Ama insan kalmayı öğrendik.”
Kameranın gözü denize döner.Suyun altında, yavaşça süzülen bir ışık görülür.Titanik’in paslı kalıntıları arasından,bir defter çıkar — kapağında yazılıdır:
“İyilik, asla batmaz.”
“TİTANİK SENDROMU” bir milletin, bir hareketin ya da bir dönemin felaketi değil,körleşmiş vicdanların kendi kendini batırma hikâyesidir.
Ve tıpkı Titanik’te olduğu gibi,kurtulan birkaç kişi o gecenin şarkısını asla unutmaz.Kimi müzikle, kimi sessizlikle…Ama hepsi aynı duayı mırıldanır:
“Allah’ım, bizi kibirle değil, merhametle sınayanlardan eyle.”